Fetih 1453: Bu Bir Sinema Yazısı Değildir

Geçtiğimiz günlerde gösterime giren Fetih 1453 filmi, beklenildiği üzere büyük yankı getirdi. Filmle ilgili yazılıp çizilenler çoğunlukla olumlu. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yapımcılardan filmin bir kopyasını özel olarak istediği ve geçirdiği operasyon sonrası istirahat ederken filmi izlediği de yazıldı. Kendisinin filmi pek beğendiği söylendi. Tarih bilimine bakışın, olayları, olguları ve kişileri tarafsız olarak ve popülist söylemlerden arındırılmış biçimde ele almaktan ziyade futbol taraftarlığı düzeyinde olduğu ülkemizde, İstanbul’un fethi ile ilgili bir filmin genelde olumlu not alması ve kitleleri coşturması doğal. Hemen belirteyim, filmi izlemedim; ve yurtdışında yaşadığım için de bir süre daha izleme olanağına kavuşmam mümkün gözükmüyor.

Okuduğum eleştiri yazılarından anladığım kadarıyla Fetih 1453, ortaokul ve lise kitaplarında okuduklarımızın, pek pahalı bir prodüksiyonla, bol efektli bir biçimde beyaz perdeye yansıtılmış hali. Yani, fetih olgusunun ve özelde İstanbul’un fethinin dinsel çağrışımlarını ve toplumsal belleğimizdeki yerini sağlamlaştıran bir film. İçinde, gemilerin karadan yürütülmesi ve Ulubatlı Hasan gibi yarı-mit olaylar ve kişiler de mevcut tabi ki. Tüm bunların dışında bir de aşk hikayesi serpiştirilmiş filmin içerisine. Ben bir sinema eleştirmeni değilim ve izlemedigim bir filmle ilgili yorum yapmayı da doğru bulmuyorum. Sonuçta bu ticari bir girişim ve dünya genelindeki eğilim de bir filmin başarısını gişe performansıyla ölçmek yönünde. Hal böyle olunca filmin yapımcılarının milli ve dini duyguları coşturmayı hedeflemeleri de şaşılacak bir durum değil.

Ben bu vesileyle başka bir konudan dem vurmak istiyorum. Şimdi kısa bir süre için hayal edelim: Günlerden 16 Mart. İngiliz kraliyet ordusuna ait birlikler Londra’nın en işlek caddelerinden birinde geçit yapıyor. Halk caddenin iki yanına sıralanmış, coşkulu bir şekilde kraliyet bayraklarını sallayarak askerleri selamlıyor. Bu sırada Buckingham Sarayı’nın bahçesinde top atışları yapılıyor. Daha sonra Thames nehrinde yüzdürülen replika Kraliyet gemilerinden askerler karaya ayak basıyor ve temsili olarak İstanbul’un yönetimini alıp, işgali ilan ediyorlar. İngiltere’de her 16 Mart’ta düzenlenen bu kutlamalara “İstanbul’un İşgalini Kutlama Şenlikleri” deniyor.

Kulağa nasıl geliyor? Telaşa lüzum yok çünkü İngiltere’de her 16 Mart’ta böyle kutlamalar düzenlenmiyor. Fakat İstanbul’da her 29 Mayıs’ta “Fetih Şenlikleri” organize ediliyor. Adına fetih ya da işgal dediğimiz, bir şehrin silah zoruyla bir otoriteden diğer bir otoriteye geçmesi olayı tarihsel bir olgu. Tarih boyunca binlerce şehir binlerce kez imparatorluklar ve devletler arasında el değiştirip durdu. Bu zorla ele geçirmeler sırasında milyonlarca ölüm yaşandı, şehirler yakılıp yıkıldı, hayatlar karardı. İstanbul’un Osmanlı ordusunca alınması da böyle bir olay değil mi? Amacım bugünün değer yargılarıyla yola çıkıp 559 yıl önce yaşanmış bir olayı anakronistik bir bakış açısıyla tenkit etmek değil. Fakat bizler 1453 yılında yaşamıyoruz; buna rağmen bugünün demokrasi ve insan haklarıyla şekil bulmuş değerler dünyasında her yıl hem de şaşaası giderek artan bir dozda fetih şenlikleri düzenliyoruz. Ve ortaya da “bizim yaptığımız fetih iyidir, hoştur; onların yaptığı işgal öcüdür” gibi bir durum çıkıyor. Peki bu riyakârlık değil de nedir? Neden “şenlik”lerimizi başka bir halkın kanı ve gözyaşı üzerine bina ediyoruz? İstanbul’un ele geçirilmesini tarihin akışı içerisinde, tarih biliminin objektif gözlüğüyle görüp öğrenmek yerine, neden şoven gösterilerle kin ve düşmanlığı harlıyoruz?

Sanırım sorun da tam buradan kaynaklanıyor. Bilmiyoruz, bilmediğimiz gibi öğrenmeye de tenezzül etmiyoruz. Dünyanın belki de merkezi sayılabilecek bir coğrafyada, tarihin gördüğü en görkemli şehirlerden biri olan İstanbul’un, kadim bir imparatorluğun sonunu getirerek, yükselmekte olan başka bir devletin eline geçmesi olayı, bizler için bir Türkiye-Yunanistan maçı mahiyetinde. Oysa ki bu tarihsel anlamda “muhteşem” bir olay. Böylesine bir olayı bir Türk-Yunan ya da Müslüman-Hristiyan çatışması çerçevesine hapsedip sığlaştırıyoruz. İşte tam burada birkaç şeyden söz açmakta fayda var. Şehrin kuşatıldığı sırada – ve daha sonraki yüzyıllarda da – Osmanlı ordusunun en gözde birlikleri olan (kuşatma sırasında sayıları yaklaşık 12 bin) Yeniçeriler, küçük yaşlarda ailelerinden alınarak Balkanlar’ın çeşitli yerlerinden getirilen ve Müslüman olarak yetiştirilen Hristiyan çocukları. Bu hepimizin bildiği ama pek konuşmadığımız bir gerçek zaten. Bunun dışında bin ila iki bin askerden oluşan bir Sırp birliği de Osmanlı ordusunun bir parçası. O zamanlarda büyük ün yapan dev Osmanlı toplarını döken Macar bir mühendis. Donanmanın başındaki komutan Süleyman Baltaoğlu bir Bulgar dönmesi. II. Mehmet’in kurmaylarından Zağanos Paşa Hristiyan bir Arnavut; Mahmut Paşa ise yarı Slav, yarı Bizanslı (Yunanlı) Angeli ailesinden gelen bir Hristiyan dönmesi. Yine II. Mehmet’in doktoru bir İtalyan Yahudisi olan Gaetalı Jacopo. Çok ilginç bir karakter daha var: Osmanlı hanedanının bir üyesi olan ve taht çekişmeleri yüzünden genç yaşta Bizans’a sığınan Şehzade Orhan. I. Mehmet’in oğullarından biri olan Şehzade Orhan için Osmanlı, salıverilmemesi şartıyla Bizans’a para ödüyor. Böylece hem Osmanlı taht çekişmelerinden kurtuluyor hem de Bizans, Osmanlı tahtına aday bir hanedan üyesini elinde tutmuş oluyor. Genç yaştan beri İstanbul’da yaşayan ve kusursuz Yunanca konuşan Şehzade Orhan kuşatma sırasında komutasındaki Türk birliğiyle bugün Samatya’da bulunan Elefterios Limanı’nı Osmanlı ordusuna karşı savunuyor. Şehir düştükten sonra ise yakalanıp idam ediliyor.

Üzerinde durulması gereken başka bir konu ise “düşman” algımız. 1970’lerin Malkoçoğlu filmlerinden bize miras kalan ve eleştirilerden okuduğum kadarıyla Fetih 1453 filminde de kurtulamadığımız o meşhur Bizanslı tasviri. Hani şu kötü adam kahkahaları atan, acımasız, yoz, her türlü alçaklığa başvuran Bizanslı figürü. Film yapımcılarımız, İmparator 11. Konstantin ve dönemin Bizans ileri gelenleriyle ilgili karakter tahlillerini hangi araştırmalar sonucu elde ediyorlar, bilmem mümkün değil. Merak ediyorum, tek suçları Osmanlı’ya karşı koymak istemeleri mi? Peki kuşatılmış bir şehrin yöneticilerinin ne yapmasını bekliyoruz? Bizlerin yaşadığı yere yapılacak bir saldırıda bizler de kendimizi savunmayacak mıyız? Bizanslı tarihi figürlerin imajlarına bu şekilde saldırarak haz duyabiliriz ama hiçbir şey kazanmadığımız aşikar. Tam tersine onurlu bir düşmanı mağlup etmek daha kıvanç duyulacak bir şey değil mi? Anlaşılan o ki bu durum Yunanistan’da – haklı olarak – rahatsızlık yaratmış. Oysa ki bu dramatik olayın bile dostluk tohumlarını saçacak şekilde anlatılması mümkündü. Tabi bu ancak serinkanlı ve tarafsız bir tavırla yapılabilir.

Aslında bulmak istediğimiz şey için çok uzaklara gitmeye gerek yok. Bizzat II. Mehmet’in kendisi beş asır önceden bizlere birşeyler söylüyor. O, bir bakış açısına göre bir dahi, başka bir bakış açısına göre ise kardeşlerini öldürten acımasız bir sultan. Fakat şu bir gerçek ki fazlasıyla sıradışı bir karakter. Tarihsel olarak Doğu Roma’nın başkenti olan İstanbul’un hakimiyetini ele geçirdikten sonra kendini Sezar ilan ediyor ve Kayzer-i Rum unvanını alıyor. Mukavemet eden şehirlerin yağmalanması geleneği üzerine talana uğrayan şehri en az hasarla kurtarmaya gayret ediyor. İstanbul’u aldıktan sonraki ilk işi şehri olabildiğince kozmopolit hale getirmek oluyor. Bunun için de Rum (Yunan), Ermeni, Yahudi ve diğer toplulukların İstanbul’a yerleşmelerini sağlıyor. Bu topluluklarla olan ilişkilerde dönemine göre oldukça “laik” bir politika izliyor. Kendine, batı ve doğu eserlerinden oluşan kapsamlı bir kütüphane kuruyor. İtalyan ressam Bellini’ye o meşhur portresini yaptırıyor. Türkçe, Arapça ve Farsça’nın dışında Yunanca, Latince ve İbranice konuştuğu bazı kaynaklarda iddia ediliyor. Bir söylentiye göre Papa Nicolaus’a yazdığı bir mektupta İtalyanlar’ın kendisine olan düşmanlığını anlayamadığını, onların da Türkler gibi Truvalılar’dan geldiğini belirtiyor. Birleşmiş Milletler tarafından inanç özgürlüğü ile ilgili en eski belgelerden biri olarak kabul edilen ve Bosnalı Katolikler’in haklarını güvence altına alan fermanı yazdırıyor.

Belki de hamasi duygulara kendimizi kaptırmadan tarihi anlamaya çalıştığımızda geçmişin kin ve düşmanlığını gömüp, bulunduğumuz coğrafyada barış ve güven içinde bir geleceği kurmaya daha da yaklaşacağız. Bunun sağlanmasında belirleyici olacak şey ise bizim tavrımız. Ya sevinçlerimizi birbirimizin gözyaşları üzerine kuracağız ya da tarihin bizi bu denli birlikte yoğurduğu topraklarda gözyaşlarımızı silip ortak sevinçlerimizle birbirimizi kucaklayacağız; geleceği birlikte yaratacağız. Unutmayalım ki, Fransız hukukçu ve sosyolog Maurice Duverger’in dediği gibi, toplumların geçmişlerini algılayıp yorumlamalarıyla varmak istedikleri hedefler arasında doğrudan bağ bulunmaktadır.

Reklamlar

9 thoughts on “Fetih 1453: Bu Bir Sinema Yazısı Değildir

  1. Mert, dun filmin fragmanini gordugumde bu yazinin baslangic noktasi olan fikir benim de geldi aklima. Yazinda vurguladigin dusuncelerin bazilari ucustu zihnimde. Eline saglik. Cok guzel bir yazi olmus.

  2. Üstad, son derece yerinde bir değerlendirme yapmışsın kanımca. Bizlerle tanıştırdığın enteresan tarihi kişilikler de yazını tuzu biberi olmuş..

    • Küçük beyinler küçük işlerle uğraştığına bir delil de sizin verdiğiniz link de mevcut, adam çağın değiştiği bir olayda Fatih in burnuna veya oyuncunun burnuna kilitlenmiş, işe bakın ya millet ne ile uğraşıyor. 1453 ün özeti şudur; sevgili Peygamber efendimizin Hadis’ine yani duasına nail olmuş kahramanlar ve arkasındaki manevi güçlerin (başta Akşemseddin Hazretleri vs.) sergiledikleri durumun fiili olarak ortaya çıkmış gerçek durumlar.

      • Sayin Demirtas, linkini verdigim kose yazisinda Kadri Gursel, Fetih 1453 filmini degerlendiriyor. Tarihi bir olay olarak Istanbul’un fethi ile film olarak Fetih 1453 apayri iki sey. Eger bu bir film ise, yani bir “sanat eseri” ise, bunun oyunculuk, senaryo, hikayenin anlatilis bicimi, efektler, oyuncularin tarihi kisiliklerin asillarina benzeyip benzememeleri ya da sinema ile ilgili baska bircok sey acisindan degerlendirilmesi gayet normal. Kadri Gursel de bunu yapiyor. Katilip katilmamak size kalmis. Ayrica Istanbul’un fethinin “bir cagi kapatip baska bir cagi actigi” ise yalnizca Turkiye’de kabul goruyor; bunu da bilmenizi isterim. Olayin manevi boyutu tamamen sizin inancinizla ilgilidir; o konuda tartismanin bir anlami oldugunu dusunmuyorum. Benim anlatmak istedigim seyi ise yukaridaki yazida gayet acik bir sekilde verdigimi dusunuyorum. Saygilar.

  3. Cok isabetli bir yazi olmus Laikelit Bey, tebrik ederim. Yazidaki genel fikirden alakasiz olarak iki cumle cok hosuma gitti. Birincisi “Bu topluluklarla olan ilişkilerde dönemine göre oldukça ‘laik’ bir politika izliyor”. Sandalyenin altina dusmesem de, bilinc altimizin bize oynadigi kucuk sirin oyunlarin bir gostergesi olan bu ifade beni epey neselendirdi, sen sakrak oldum. Fatih’in Istanbul ve bahsi gecen halklar (ve bahsi gecmeyenler de var tabii) konusundaki politikalarini “acik goruslu”, “hosgorulu”, “kozmopolitan” ya da tercihe gore “ileri goruslu” diye tanimlamak mumkun elbette. Fakat “laik” yakistirmasinin, ozellikle de sizden gelmesi cok sik oldu.

    Ikincisi de “Bir söylentiye göre Papa Nicolaus’a yazdığı bir mektupta İtalyanlar’ın kendisine olan düşmanlığını anlayamadığını, onların da Türkler gibi Truvalılar’dan geldiğini belirtiyor” cumlesi. Bu da cok basarili olmus. Ben o mektuptan haberdar degilim, ki bu gercek olmadigi anlamina gelmiyor. Zaman zaman boyle mektuplar yaziliyor. Truva mevzuuna deginmis olmasi da degil benim komik buldugum, hos o kisimda da ciddi absurdluk var suphesiz. Degil Osmanli Sultani herhangi bir devlet lideri boyle bir laf etse abuk bulunur. Dedigim gibi ben o mektuptan haberdar degilim ama Truva gondermesi, Giacomo Languischi adinda Istanbul’un fethine sahitlik etmis Venedikli bir katibin yazdigi zannedilern bir yazinin sonradan Dolfi (Dolfin de olabilir) adli bir zatin Chronicles (ya da bunun Italyancasi ne ise) diye bir derlemesinde belirmesiyle gunumuze gelen bir hikaye. Detaylarda yaniliyor olma ihtimalimi kabul etmekle beraber o dokuman en hafif tabirle ciddi supheli ki siz de oyle demissiniz zaten, ben biraz gevezelik ettim. Benim komik buldugum esas kisim Fatih’in Papa Nikola’ya kalkip “yahu bu Italyanlar da alem neden boyle dusmanlar bize hic anlamiyorum” lakirdisini etmesi – ozellikle de Italya’yi fethetme dusuncesi icerisinde vefat ettigi ve vefat ettigi sirada Otranto’nun bir bucuk sene kadar Osmanli elinde olmus oldugu dusunulunce.

    Bir de ustteki yorumdan ilhamla dipnot geceyim. Istanbul’un fethinin cag kapatip acma hikayesine bizden baska kimsenin “bizim gibi” inanmadigi dogrudur. Fakat bu “cag” muessesesinin Bati (Dogu’yu bilmedigimden Bati dedim affola) tarih ogretisinde bizim anladigimiz gibi bir yeri olmamasindan kaynaklaniyor. Yoksa bu olayin tarihin gidisatini derinden etkileyen, en onemli hadiselerden biri oldugunu konuya hakim herhangi birinin reddedecegine inanmak cok guc. Eger Erdal Bey’in hosuna gidecekse diyebiliriz ki, eger onlarda da bizdeki sacma sapan cag ayrimi olsaydi, Istanbul’un fethini bir mihenk tasi olarak pekala alabilirlerdi.

    Gece gece uykum kacti, oturdum “laf ola beri gele” yaptim. Sizi tekrar tebrik ederim.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s