Madrid Deplasmanı

¡Hola

Madrid gezimizin ilham kaynağı Beşiktaş’ın UEFA Avrupa Ligi’ndeki Atletico Madrid deplasman maçı, bu maç bu eşleşmenin ilk ayağı, rövanşı bir hafta sonra Dolmabahçe’de olacak.

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

8 Mart Perşembe öğlen Madrid Barajas Havalimanına türbülanslı bir iniş yapıyoruz, fazla korkmuyoruz, her şey Beşiktaşımız için. Marttayız ama hava gündüz 20 dereceleri buluyor ve güneşli, Hollanda’dan gelen bizler için eşsiz bir nimet. Yine de sert rüzgar yüzünden yer yer üşütebilir, ilk dakikalarda temkinliyiz. Sarı renkli expres otobüsle 20 dk.da Madrid şehir içinde Atocha İstasyonu’na varıyoruz. Herhalde pek çok kez metroyu kullanırız diyerek 3 günlük sınırsız bilet alıyoruz, bunun gereksiz olduğunu hemen ikinci günde fark edeceğiz. Madrid o kadar da büyük bir şehir değil ve eğer banliyölerine yolunuz düşmeyecekse ve yürümeyi de seviyorsanız bütün gezinizi ancak 3-4 kez metroya binerek geçirebilirsiniz.

Kalacağımız hostele varıyoruz: Las Musas. Merkezi bir yer olan Tirso de Molina meydanında olması nedeniyle seçtik, fiyatı uygun, içersi temiz, düzenli, oldukça da hareketli, bizim gibi Madrid deplasmanına Avrupa’nın değişik şehirlerinden gelmiş başka Türkler de var.

Maça gidiş:
Çantalarımızı odaya atıp, formalarımızı sırtımıza çekip derhal Sol Meydanı’na gidiyoruz, duyduğumuza göre Beşiktaş taraftarı burada buluşup topluca meşhur Calderón stadına gidecek. Gerçekten de Sol’de bir kalabalık buluyoruz, kelimenin gerçek anlamıyla Madrid’in hatta bütün İspanya’nın merkezi kabul edilen kilómetro cero’nun da bulunduğu Sol Meydanı’nda ortalık Beşiktaş tezahüratlarıyla inliyor, herkes orada: İsviçreli Kartallar, Hollanda Kartalları, Çarşı London ve diğerleri. Gruplar halinde Plaza Mayor tarafına ilerliyorlar, biz arkadaşlarımızı beklemek için geride kalıyoruz. Kalabalık meydandan ayrılıyor, biz de maça 1,5 saat kala yola dökülüyoruz. Pirámides metro durağından stada yürüyoruz, stada vardığımızda üç beş kişilik Beşiktaşlı grubu olarak yüzlerce Atleticolu arasında kalıyoruz ama herhangi bir taşkınlık olmuyor, vay be diyerek düşünüyoruz, aynısını Kadıköy’de veya Telekom’da yaşar mıydık. Tek ufak sataşma sırtımdaki Guti yazılı formaya istinaden yapılan homofobik birkaç kısa tezahürat, bunlar bir başka Madrid takımı olan ezeli rakipleri meşhur Real Madrid’in uzun yıllar futbolcusu olmuş olan eski Beşiktaşlı Guti’nin eşcinsel olduğu iddiasından yola çıkarak zevzeklik eden Atleticolular, kendilerine yakıştıramıyoruz, çok da ciddiye almadan geçiyoruz. Türkiye’den gelmiş arkadaşlarla buluşuyoruz, 70 Euro’ya biletlerini aldığımız VIP tribüne giriyoruz.

Staddayız:
Türkiye’deki stad terimine göre ’’numaralı’’ tarafındayız diyebilirim, bir an ’’şeref tribünü’’nde Serdal Adalı’yı görüp seviniyoruz. Bulunduğumuz tribündeki Beşiktaşlılar haricindeki diğer bütün Beşiktaşlılar kale arkası tribünde, asıl şamata orada kopuyor. Bizim önümüzde ve arkamızda ise Atleticolular var, onlarla bizi ayıran herhangi bir parmaklık da yok zira hepimiz medeniyiz. Maça 10 dakika kalıyor, Atletico tribünlerinde büyük boşluklar var, İspanya’da saat 19:00, bir maç için çok erken, yine de çok geçmeden fark ediyoruz ki zaten en ateşlileri sağ kale arkasındakiler ve orası tıklım tıklım dolmuş. Giderek kalabalık artıyor, maç başlıyor. İlk 20 dk. fena geçmiyor, çok tedirgin değiliz, takımca dirençli ve taraftarlar olarak temkinliyiz. Derken hatalar zinciri başlıyor, 10 dk içinde yenen 3 gol bizi şok ediyor, devrenin sonlarında golü bulabilecek gibi oluyoruz ama olmuyor, devre arasına 3-0 geride giriyoruz. Moraller çok bozuk, oyun hayal kırıklığı yaratıyor, tribünde herkes kendince bir sorumlu tayin ediyor; en çok adı geçen arkasındaki sol bekine hiç destek olmayan Quaresma oluyor. Hoca da belki benzer düşüncelerle onu çıkarıp İsmail’i oyuna alıyor, sol kanadımız direnç kazanıyor. 2. yarı dengeli ve zaman zaman baskılı bir oyun sergileyebiliyoruz, çok geçmeden golü buluyoruz, umutlar biraz olsun yeşeriyor. Rakibin yarattığı ciddi bir iki tehlike dışında maç sonuna kadar bastıran ve gole yaklaşan taraf biz oluyoruz ama ne yazık ki maç bitiyor, çok isteyip de yaklaştığımız 2. gol bir türlü gelmiyor. 3-1’lik skoru ve oyunu konuşuyoruz, rövanş için avantajlı bir skor elde edemesek de attığımız tek gol, içimizdeki umut ışığını canlı bırakıyor. Yine binlerce Atleticolu arasına karışarak metroya yürüyoruz, zaten onlar keyifli, bize bulaşan olmuyor. Tek duyduğumuz olay, maçtan önce toplu halde maça yürüyen Beşiktaşlıların bir kısmının taşkınlıkları ve atlı polislerle onlara yapılan sert müdahale ama sanırız ki bunlar olağanın dışında büyük olaylar değil.

Maç bitti:
Maç havasından çıkıp gezme havasına girme zamanı. Yol ve maç yorgunluğu derken fazla uzaklara gidemiyoruz, Santa Ana meydanında kendimizi dış camından içeri bakıp beğendiğimiz Cervecería Alemana’ya atıyoruz. Burası Alman birahanesi ismi taşıyan bir yer ama içersi oldukça İspanyol (!). Ertesi gün öğreniyoruz ki Amerikan yazar Ernest Hemingway’in Madrid’de sıklıkla gittiği yerlerden biriymiş -Hemingway’in bu şekilde anıldığı pek çok bar ve lokanta duyduk, anladığımız kadarıyla yeme içmeden keyif alan biriymiş-. Saat geç ve biz de fazla aç olmadığımızdan yalnızca Chorizo (çiğ yenen bir tür sucuk), sade patatesten croqueta (kroket, balıklı ve beşamellileri de mevcut), Alman sosislerine benzer açık renkli bir sosis ve iki kadeh kırmızı şarap alıyoruz. Başka yerlerde de göreceğimiz üzere Tapas barlarda ve lokantalarda mezelerin ve açık mutfağın önündeki barda, ayakta veya masalarda oturarak yemek mümkün, haliyle barda ayaktayken meze başına 1-2 Euro daha az ödüyorsunuz. Chorizo’yu baharatlı ve çok tuzlu, oldukça yağlı ve lezzetli buluyoruz, gelen porsiyonun büyüklüğü şaşırtıyor, iki değil 3-4 kişi bile olsak yeter ama biz bitirmekte zorlanmıyoruz. Diğerleri de alışıldık tatlar, harikulade diyemeyiz ama hepsi vasatın üstünde. Uykumuz bastırmış bir şekilde hostele yürürken fark ediyoruz ki Chorizo’dan aldığımız tuz bizi öldürmek üzere, derhal birer büyük şişe su alıyoruz. Madrid gece gündüz capcanlı bir şehir, öyle Batı Avrupa şehirleri gibi bakkal bulunmaz bir yer değil, her köşe başında -genelde Çinlilerin işlettiği- açık bir bakkal karşınıza çıkabiliyor. İçtiğimiz onca suya rağmen yaşadığımız susuzluk hissi ve dudaklarımızın tuzdan çatlamasını nasıl tarif edebilirim bilemiyorum. Yorgunluktan bitecekken yatıp uyuyoruz.

Ertesi gün. Bugün tüm gün gezeceğiz, öncelikle kültür, sanat, tarih ve biraz da politika:
Önceki günün yorgunluğuyla geç kalkıyoruz ama bu güzel hava kaçmaz, derhal sokağa fırlıyoruz. Bir iki saat rastgele gezip saat 13:00’te Plaza Mayor’da başlayacak olan 3,5 saatlik bir ücretsiz yürüme turuna katılacağız. Bu turlar Avrupa’nın belli başlı turistik şehirlerinde her gün düzenleniyor ve biz de Münih ayağına katılan acakyildiz’in tavsiyesine uyuyoruz. Elbette genç ve esprili rehberimiz Ian’ın hizmetinden hoşnut kalırsak tur sonunda üçer beşer Euro bahşiş vereceğiz. Madrid’de gezeceğimiz yerlerin listesi hayli uzun. Ian anlattıkça ve kafamı kaldırıp binalara ve şehrin dokusuna dikkatlice baktıkça özel bir şehirde olduğumu anlıyorum; gelmeden Madrid hakkında fazla bir şey öğrenmemiş olmamdan kaynaklanan cahilliğimden ötürü, modern bir Ankara görmeyi beklerken -Ankaralıları tenzih ederim- binlerce yıllık tarihiyle çok çeşitli kültürlerden kalma eserlerin olduğu bir şehirde bulunduğumu anlıyorum. En basit örnek Madrid’in isminin nereden geldiğine dair anlatılan rivayet, isminin son halinin Arapça kökenli olduğu söyleniyor. Madrid, eskiden su kaynakları bol ve civar köylerinden oluşan bir kırsal alandan ibaret iken İberya Yarımadası’nın büyük bir kısmına 750’lerden 900’lerin başına kadar hükmeden Córdoba (Kurtuba) emirliği emiri Endülüs Emevisi I. Muhammed tarafından burada bir kale yaptırılıyor ve Madrid bölgesi böylece önem kazanıp şehirleşmeye başlıyor. Günümüzde o kalenin yerinde Kraliyet Sarayı inşa edilmiş durumda. Madrid’in ve Endülüs’ün Katolik Hristiyan egemenliğine geçmesi 1000’li yıllarda başlıyor ve 1400’lü yılların son çeyreğine doğru Castile Kraliçesi Isabella ile Aragon Kralı II. Ferdinand’ın Katolik Kraliyeti’ni oluşturacak şekilde evlenmesiyle bugünkü Katolik Hristiyan İspanya’nın temeli atılmış oluyor. Bundan sonrası kelimenin tam anlamıyla Carloslar, Ferdinandlar, Felipeler devri; bunlar peş peşe geliyor, her birinin hikayesi bir diğerinden ilginç. Uzun yıllar hükmeden Avusturyalı Habsburg hanedanı dönemini de unutmamak lazım zira şehirdeki belli başlı eserlerdeki mimariye etkileri açıkça görülüyor. Madrid ve İspanya’da sanat ve edebiyatta altın çağ yaşanıyor, dünyaca ünlü sanatçılar, yazarlar (Cervantes, Vega), ressamlar (Velázquez) hep bu altın dönemde Madrid’i mesken ediniyorlar. Madrid deyince 1700’lerin ikinci yarısının kralı III. Carlos’u anmadan olmaz: Kendini belediye reisi ilan eden bir kral ve modern Madrid’i ortaya çıkaran kişi. Hemen hızlıca ilerleyelim: Madrid ve İspanya’nın 20. yy’ı sancılı. 1936-1939 İspanya İç Savaşı faşist ve aşırı sağcı milliyetçiler ile solcular, komünistler, anarşistler ve dış ülkelerden gelen özgürlükçü düşünce yanlılarının oluşturduğu cumhuriyetçiler arasında büyük bir çatışma ve binlerce insanın katline sahne oluyor. Kazanan Franco önderliğinde milliyetçiler olunca 1939’dan diktatör Franco’nun 1975’teki ölümüne değin sürecek olan ve muhaliflerini, işçi sendikalarını, Katalanlar’la Bask’ları baskı altında ezen bir rejim başlıyor. Ardından gelen Kral Juan Carlos, halen Kraliyet karşıtı İspanyollar tarafından bile seviliyor, bunun nedeni de İspanya’nın diktatörlükten parlamenter Krallık rejimine geçişine ön ayak olması, reformist kişiliği ve 1982’deki darbe girişimine karşı demokratik yollarla seçilmiş hükümetten yana tavır takınması.

Bu kadar tarih ve politika yetti de arttı diye düşünerek derhal yeme içme kültürü ve gece hayatına geri dönüyoruz:
Tabii bu kadar gezip dolaşıp yürüdükten sonra biraz da yemeyi içmeyi ve eğlenmeyi hak ettik sayıyoruz. Akşam 6 gibi biraz dinlenmek için açık havada bir barın önüne attıkları masalarda oturmayı tercih ediyoruz. Az sonra, artık Madrid’in yerlisi olmuş Şebo aramıza katılıyor. Kendisinin sonsuz tecrübesine sırtımızı yaslayarak mekan tekliflerini birer birer kabul edip benimsiyoruz, söylediğine göre İspanya’da akşam 9’dan önce yemek yenmezmiş, biz de racon neyse ona uyuyoruz. Macera aramaya gerek yok, Şebo’nun misafirleriyle onlarca kere gidip her seferinde memnun kaldığı bir Galiçya tavernası olan Maceiras’a gidiyoruz. Denediğimiz menü aynen Şebo’nun listeledikleri: Galiçya usülü ahtapot, kızarmış küçük biberler, minik kum midyeleri ve diğerleri. Her şey çok değişik, her şey çok güzel. Gezmeye gittiğiniz şehirde yerlilerinden biri veya artık yerlisi olmuş biriyle olmanın avantajı bu. Yanında da Martín Códax Albariño şarap alıyoruz (Albariño bir beyaz şarap üzümü), soğutulmuş seramik kaselerle servis ediliyor, adeta Galiçya’dayız. Tatlı bir beyaz şarap, kimimiz çok seviyor, kimimize de biraz tatlı geliyor. İki şişe şarap eşliğinde yediğimiz bu muhteşem yemek için 6 kişi toplam 110 Euro hesap geliyor, bu kalite ve lezzetler için Avrupa’da bu çok ama çok uygun, İspanya’ya bayılıyoruz!
Karnımız tok, artık eğlenme zamanı, ilk durağımız bir El Hecho isimli bir kokteylci, Mojito’su çok iyi diye giriyoruz, Caipirinha’sı da en az onun kadar güzel çıkıyor. Biraz takıldıktan sonra ufak ve yerel bir jazz bar olan Populart’a giriyoruz, giriş ücretsiz, içkiler o yüzden biraz pahalıca. Bu gece sahnede Larry Martin grubu var, grup da solisti Sheila Blanco da muhteşem. Deyim yerindeyse kulağımızın pasını alıyor. Müziğe doyup bir sonraki mekana doğru hareketleniyoruz: La Tarasca. Dekor sade, mekan nostaljik. Burada içtiğimiz mojito kaliteli, taze meyvelerden yaptıkları diğer değişik kokteyller içinse resmen besleyici diyebilirim, meyveye doyuyorsunuz.
Artık bunca içkinin ardından biraz kurtları dökmek gerek, Mi madre era una groupie denen mekana gidiyoruz, mekanın ismini hiç Türkçe’ye çevirmeye kalkışmayalım zira çok tatsız. Eski, yeni rock hitleri çalıyor, müzikler güzel, içersi bir hayli kalabalık. Buradan da bir iki saat içinde çıktıktan sonra saat sabah 5’e yaklaşırken girişi 10 Euro olan Sala Sol’e gidiyoruz. Mekanın içi bildiğiniz aydınlık, denilene göre burası genellikle insanların o geceki son durağı oluyor, yani biriyle tanışmayı umuyorduysanız son şansınızı denemeye geliyorsunuz, aydınlık sayesinde yüzünü gözünü görüp tanışıyorsunuz. Tabii mekanın tek özelliği buymuş gibi tanıtmayalım, müzikler funky, dans edip takılmak için eğlenceli bir yer. Ama haliyle artık enerjimiz son damlasında, daha fazla tutunamayacağımızı anlayıp hostelin yolunu tutuyoruz.

Son gün, son durak:
Önceki geceden -sabahtan mı demeliyim acaba- kalmanın etkisiyle geç kalkıyoruz, uçağa gitmek üzere yola çıkana kadar iki üç saat zamanımız var, hava güneşli, tek bir seçenek parlıyor: Parque de el Retiro, kısaca El Retiro. Bu Madrid’deki en büyük park, ortasında büyük bir havuz var, aileler çocuklarıyla gelmiş, cafelerde çay bahçelerinde insanlar oturuyor, çimlerde yatıp dinleniyor. Biz de marketten alıp getirdiğimiz kahvaltılıklarımızla kahvaltımızı yapıp bir iki saat çimlerde yatarak güneşe doyuyoruz.  Havalimanının yolunu tutmadan önce yapmamız gereken son bir iş var: Her yerde gözümüze çarpan Jamon iberico‘dan eşe dosta hediyelik almak.

Madrid deplasmanı diye yola çıkmıştık ama Madrid bize umduğumuzdan çok daha fazlasını veriyor. Madrid bize mağlubiyetimizi iki günde unutturuyor, yüzümüzde tebessümle bulutlar altındaki Hollanda’ya iniyoruz.

3 thoughts on “Madrid Deplasmanı

  1. Yemekleri anlattığın kısımı okurken kendimi ağız şapurdatırken buldum. Of çok özendim. Şimdi git de peynir-eppehli sandöviç ye!! Hayat acımasız ve zor azizim. Hayat çok zor.

  2. peynir-eppehli sandöviç yiyip duruyosunuz heralde 🙂 Erman, demek Guti forması… İmalı.

  3. Geri bildirim: Beyrut’ta Yeme-İçme & Eğlence! « entel dantel ne varsa

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s