Ljubljana: Slovenya’nın Kültür Başkenti

Bu slayt gösterisi için JavaScript gerekir.

Eylül ayı başında bir konferans için üç günlüğüne Ljubljana’ya gittiğimde beni beklediğimden çok daha canlı bir kültür başkenti karşıladı. Yakın bir dönemde, 1991’de bağımsızlığını kazanan Slovenya’nın sosyalist mirasının Orta Avrupa soğukluğu ile beraber daha yoğun şekilde hissedilmesini beklerken, muhtemelen hem başkent olmanın, hem de 2004 yılında Avrupa Birliği’ne katılmanın etkisiyle birçok büyük etkinliğe ev sahipliği yapan renkli bir şehirle buluştum. Tabi kısa sürede bu kadar yoğun bir ziyaret tecrübesi edinebilmemdeki en büyük şans, Airbnb üzerinden bulduğum uygun bütçeli konaklamam sırasında tesadüfen Ljubljana’nın en etkin sivil oluşumlarından KUD Mreža’nın kurucusu tarafından ağırlanıyor olmamdı.

Ljubljana 4 – 22 Eylül tarihleri arasında EuroBasket’e ev sahipliği yaptı ve ben oradayken devam eden maçlar şehre bambaşka bir hareketlilik getirmişti. Özellikle Slovenya’nın İspanya karşısındaki galibiyeti sonrası sokaklar şehrin simgesi olan ejderha kostümlü taraftarlarla dolmuştu. Güneşli havanın da etkisiyle birçok taraftar nehir kenarında uzanan kafelerde özellikle yerel biralara rağbet ederek, aşırıya kaçmadan eğleniyor, galibiyetlerini kutluyorlardı.

Basketbol maçlarının yanı sıra beni en çok etkileyen Ljubljana’nın sanat ve tarihle iç içe olmasıydı. Tarihi şehir merkezinin mimarisi çok iyi korunmuş. Genel olarak Avusturya tarzının hakim olduğu tarihi binaların arasında Barok yapıları da görmek mümkün. Özellikle teleferikle tüm şehre tepeden bakan Ljubljana Şatosu’na çıktığımızda, tarihi yapıların hemen yanında yükselen Sosyalist dönemden kalma büyük gri konut bloklarının yarattığı zıtlıkla şehrin geçmişinin izlerini daha çok hissedebildik. Dönüş yolunda uğradığımız turistik bilgi noktasında ise tarihi merkezin şu andaki görünümünü almasında Slovenya’nın Gaudi’si kabul edilen mimar Jože Plečnik’in büyük bir etkisi olduğunu öğrendik.

Tarihi merkezin biraz dışına doğru, tren istasyonuna yakın bir noktada ise yaşayan mimarinin ender örneklerinden birini görmek mümkün; Metelkova Mesto, yani Metelkova Anonim Şehir Kültür Merkezi. Kültür Bakanlığı binasının hemen yanında bulunan bu bölge aslında 12,500 m2 üzerine kurulmuş 7 binadan oluşan bir işgal alanı. 1993 yılında bir grup aktivist tarafından işgal edilen eski askeri yapılar, bugün birçok sivil oluşuma, sanatsal etkinliğe, gençlik projelerine, sergilere ve konserlere ev sahipliği yapıyor. Bölgeye adım atar atmaz kolektif bir çalışmanın ürünü olduğunu görüyorsunuz. Ancak buradaki yapılanma hala bir tartışma konusu. Şimdiye kadar devlet yetkililerinin birçok yıkım girişimi olmasına rağmen (hatta 2006 yılında bir bina yıkılmış) bugüne kadar etkinliklerini genişleterek ayakta kalabilmişler. İşin ilginç tarafı yapıların mülkiyetiyle ilgili tartışmaların devam etmesine rağmen buradaki örgütlerin projelerinin bakanlıklar ve belediyeler gibi farklı seviyelerde devlet kurumları tarafından destekleniyor olması. Hatta Avrupa Birliği’nden de fonlanan bazı projeler mevcut. Dolayısıyla Metelkova Mesto kentsel mekanların sanatla dönüşümü konusunda mutlaka görülmesi gereken bir örnek.

Tabi ki bu kadar kültürel gezinin yanında yeme-içme ekseninde alışveriş de kaçınılmazdı. Slovenya şaraplarını deneyebileceğimiz bir yer ararken özel tasarımları ve uygun fiyatlarıyla birçok hediye de aldığımız Šnopc o’ tecca’yı keşfettik. Burada hem şarapların ve likörlerin nasıl yapıldığını öğrenme hem de sohbet eşliğinde farklı tatları deneme şansımız oldu. Aslında bu toprakların şarapla ilişkisi milattan önce 5. ve 4. yüzyıla dayanıyor. Romalılar sayesinde şarapla tanışan Fransa ve Almanya gibi bölgelerin aksine Slovenya’da şarap kültürü Keltler ve İlliryalılar sayesinde başlamış. Ancak iddia edilen bu köklü tarihin günümüzdeki izdüşümü çok da etkili değil. Ülkenin şarap ihracatı özellikle Avrupa’nın diğer büyük üreticileriyle karşılaştırıldığında çok az. Şarap üretiminin büyük bölümü beyaz şarap üzerine kurulmuş olsa da denediğimiz şarapların içinde benim seçimim teran üzümünden yapılma tatlı şaraplardan yana oldu.

Ljubljana içerisinde ulaşım da çok rahat. Genelde gittiğim şehirleri yürüyerek keşfetmeyi tercih etsem de kısıtlı zamanı verimli kullanabilmek adına ulaşımı daha çok taksi ile sağladık. Slovenya’da taksiler çok ucuz ancak dikkat edilmesi gereken bir nokta var. Durakta bekleyen taksiler telefonla aradıklarınızın neredeyse üç katı tarife uyguluyorlar. Bana tavsiye edilen ucuz taksi şirketleri Inter, Metro ve Laguna idi. Ancak eğer seviyorsanız ulaşımı kolaylaştırmak için bisiklet de kiralayabilirsiniz. Özellikle Ljubljana Üniversitesi’ndeki öğrenciler sayesinde şehir içi ulaşımda bisiklet yaygın olarak kullanıldığı için yollar onlara da alan bırakacak şekilde düzenlenmiş.

Sonbahar başlangıcında Orta Avrupa’nın başka bir yüzüyle ve ilgi çekici bir kültürel karışım ile tanışmak için Ljubljana çok doğru bir seyahat noktası. Ayrıca bu aralar şehirdeki sanatsal hareketliliğin bir diğer sebebi de 30. Grafik Sanatları Bienali. Programda birçok sergi ve farklı etkinliğe yer verilen Bienal, 24 Kasım’a kadar devam ediyor. Şu ana kadar Avrupa Kültür Başkenti ünvanını Slovenya’dan sadece Maribor almış olsa da, Ljubljana Slovenya’nın ve Orta Avrupa’nın önde gelen kültür kentleri arasında bulunuyor.

One thought on “Ljubljana: Slovenya’nın Kültür Başkenti

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s